Popüler Kültür Haberlerinin Tek Adresi
 

Binboğalar Efsanesi

 

2006 Nobel Edebiyat Ödülü Orhan Pamuk’a layık görüldü. Yerleşik düzene ve onun ideolijisine aykırı söylemlere sahip olduğu telakki edildiği için, Orhan Pamuk, bu vesileyle aşağılandı ve yazarın üzerinden, ilk kez bir Türk’e verilmiş olan bu İskandinav taltifi, adeta telin edildi. Halbuki bu olaydan 30 öncesinden başlayarak biz, en prestijli söz konusu ödülü çok istiyor ve bekliyorduk.

Kemal Sadık Gökçeli, yani Yaşar Kemal,  İnce Memed, Yer Demir Gök Bakır gibi unutulmaz romanların yazarı, Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilen ilk Türk yazar oldu. Pek çok kez Nobel adayı olan Yaşar Kemal, bir röportajında “Nobel’e 1973’ten beri adayım ölene kadar da aday olacağım” sözleriyle tepkisini dile getirmişti. 2015 yılında vefat eden Türkiye’nin belki en önemli yazarı, Türkiye halklarının gönlünde Nobel Ödülünün sahibiydi, ancak ödüle ulaşamadan yaşamını kaybetti. Yazarlığa hikaye, hatta röportaj yaparak başlayan Yaşar Kemal 40 civarı kitabında, kendi içinde kategorize edilmiş 20 civarı roman, şiirler, öyküler ve de tercümeleri vardır.

Van’dan Kadirli’ye göç etmek zorunda kalmış bir aileye mensup bu Türkçenin en önemli yazarının, diğer bir mecburiyeti ise anadilinden farklı bir lisanda eserler vermesi halidir.

Efsane Romanları grubunda olan “Binboğalar Efsanesi”, bir Çukurova dramıdır. Yaşar Kemal hikayelerinde Karadeniz, Ege, İstanbul yöreleri de anlatılmış olsa da, doğup büyüdüğü yer olan Çukurova daha bir güzel anlatılır. “Çukurova bir sonsuz aklıktır. Göğe yükselmiş, ulu bir devlet gibi ayağa kalkmış, yürümüş, binbir renkli ulu devlercesine uçan, akan toz direkleridir. Çukurova sarı sıcaktır. Toz dumandır. Otsuz ağaçsız, yan yana ör dolmuş bir belalı topraktır. Sıtmadır, hastalıktır. Sızlayan kemik, akan terdir…” “Ölmez Otu” isimli romanında Çukurova’yı şiir – destansı tarifi böyledir Yaşar Kemal’in.

Aslında Çukurova Doğu Akdeniz’in en mümbit bölgesidir. Arkasını 4000 metre zirveli Toros ve Amanos Dağlarına ve karlarının soğuk sularına dayamış, Seyhan, Göksu ve Ceyhan Nehirlerinin zengin sularına sahip, yüzbinlerce hektar büyüklüğünde bir tarım bölgesidir Çukurova… Klikya olduğu zamanlarda da zenginlik merkezi olan bu yeşil halıya benzeyen alan, aslında 150 yıl önceye kadar verimli tarım uygulamaları yapılamadığı için şimdiki kadar müreffeh bir yer değildi. Sanayi devrimi, tarımsal endüstrinin gelişmesi ve önemlileşmesi nedenleriyle Devlet, sulu tarımı Anadolu insanından daha iyi bilen Nil Havzası çiftçilerini bu bölgeye getirerek yerleştirmiş, ülkenin en önemli zenginlik merkezinin tesisi bu suretle başlatılmıştı. Mısır’dan gelen bu insanlara, halen, kendi dillerinden türetilen “fellah” ismi verilir. Çukurova platosunda fellahla birlikte o kadar çok kavmin izi ve varlığı vardır ki, belki de “Bereketli Topraklar”dan kasıt, yerin kendisinden ötürü değil, üzerinde yaşayan insanlardan kaynaklanmaktadır. Haçin, Misis ve Sis kelimeleri buradaki kadim Ermenileri işaret eder. Afrin’in yukarısında, Amanos’ların eteklerinde Rişvanlar ve de diğer Kürtler yaşar ki Yaşar Kemal bu kökendendir. Muhacirler vardır, gerçi bu topraklarda herkes biraz göçmendir ama önce Kafkaslardan sürülen, sonra Balkan’da barınma imkanını kaybeden Çeçen ve Çerkez’ler hiç de alışık olmadıkları bu iklimde yaşamak zorunda bırakılmışlardır ve halen buradadırlar.

Ve de Türkler, yani Orta Asya’dan gelenler. Bilindiği gibi 10. Yüzyıldan itibaren önce Halep Ovasına, Doğu Akdeniz’e, sonrasında Anadolu’ya gelen Batı Türklerinin önemli çoğunluğu Oğuz üst kimliğine sahiptir. Yörükler ise göçmen Türkmen gruplarına verilen isimdir. Yazın yüksek rakımda, kışları da ılıman ovalarda hayvancılık yapan konar – göçerlerdir Türkmen Yörükleri.  Kendi kültür, gelenek ve yaşam tarzları olan bu göçmen aşiretleri halen kısmen de olsa otantik yaşam tarzlarını sürdürmektedirler. Esasen medeniyet ve süreklilik için şehirleşme şartını her zaman yerine getirmediklerinden ötürü hem azalarak güçlerini kaybetmişler, hem de özellikle Osmanlı tarafından sorun olarak algılanmışlardır.

Oğuz Türklerinin en kalabalık kolu ve en çok tanınanlarından Afşar’lar da Çukurova’nın en eski sakinlerindendir. Binboğalar Efsanesi’ndeki Türkmen Yörükleri büyük ihtimalle Afşar boyuna mensup olmalıdır. Çünkü romanın geçtiği Andırın, Tomarza civarı bir Afşar yöresidir.

Afşarlar Anadolu’nun her yöresine dağılmış, bu süreçte önemli bir bölümü melezleşmiştir. Ancak Afşar’lar, Kayseri’nin güneyi ve Adana’nın (şimdi Osmaniye) Kadirli ilçesinden  diğer gruplarla daha az karışmış halde yaşarlar. Afşar’lar Anadolu dışında, Rakka – Halep – Cerablus hattında olmak üzere Suriye’de, Urmiye – Erdebil hattında İran’da ve elbette Orta Asya’da varlıklarını sürdürmekte oldukları bilinmektedir.

Afşarlar Anadolu’da Karamanlılar, Germiyanoğulları, Saruhanlılar ve Akkoyunlular Devletlerini, İran’da ise Nadir Şah marifetiyle Safavilerden sonra diğer Türk Devletini kurdukları kabul edilir. Hatta, 16. Asra kadar 2000 yıl boyunca Kafkasların en önemli metropolü olan Ani şehri, Osmanlı topraklarına katılana kadar 25 yıl boyunca Afşar Boyu hakimiyetinde kalmıştır.

Kalktı göç eyledi Afşar illeri

Ağır ağır giden eller bizimdir

Arap atlar yakın eder ırağı

Yüce dağdan aşan yollar bizimdir

 

Belimizde kılıcımız Kirmani

Taşı deler mızrağımın temreni

Hakkımızda devlet etmiş fermanı

Ferman padişahın dağlar bizimdir

 

Dadaloğlu yarın kavga kurulur

Öter tüfek davlumbazlar vurulur

Nice Koçyiğitler yere serilir

Ölen ölür kalan sağlar bizimdir

 

Dadaloğlu ise muhtemelen en meşhur Afşarlardan biridir. Osmanlı, Ruslarla yapılan harpleri kaybedince, elden çıkan topraklardaki yandaş halkları Anadolu’ya getirip iskan etmek zorunda kalırdı. İşte 1800’lerin ortalarında yine böyle bir durumda verilen toprak Afşar’a önceden tahsis edilmişlerden olunca ve de muhacirleri kendi topraklarını ferman edilmesine feryadıdır yukarıdaki halk şiiri…

Afşar, hızlı hareket eden demekmiş; şehir devletleri ve beylikler kurmalarına rağmen Afşarlar, bir türlü Karakeçililer gibi uzun ömürlü devlet kuramamışlardır. Dahası, aşiret yapılarını bile muhafaza edemeyip sadece Osmanlı’ya değil, aynı zamanda çağa, sanayi devrimine mağlup olmuşladır. Tarihin akılını değiştirememişlerdir hülasa…

İşte Binboğalar Efsanesi, bu mağlubiyetin son cümlesidir.

Demirci Haydar Usta, Ceren ve Kerem… Esas karakterler, hangisi birinci derseniz, size bağlı…

Halil, Oktay…

Şahin Kuşu…

Tek parti dönemi, 18. Yüzyıl ve DP ilk yılları…

Yiğitlik ve kalleşlikler…

Yaşar Kemal’in kendisi ve Köyü..

Ve onlarca insan ki hiçbir zaman roman dışında tanışma imkanınız olamayacak…

Ve yüzlerce özgün Oğuzca kelime ve deyiş, duyup da unuttuğumuz, bilip de tam anlamadığımız…

Bazen kendinizi “Gazap Üzümleri” kasvetinde, kimi sayfalarda “Suç ve Ceza” ağırlığında bulursunuz.

Yaşar Kemal, romanın sonuna doğru, Karaçullu Obasının umutları tükenirken, destansı ve şiirsel anlatımını tavsatmış, sanki hikayedeki hüzün, O’nu da ezmiş olduğu hissini vermek istemiştir, vermiştir de…

Share Post