Sinema Ne İşe Yarar?

SİNEMA NE İŞE YARAR?

Sinema, sanat dallarından biridir ve yedincisi olduğu söylenir. Esasen antik çağlarda 6 adet olarak sınıflandırılan sanat türleri arasında, geçen asrın başlarında teknolojik gelişmelerin katkılarıyla ortaya çıkan sinema sektörünün, toplumsal ve ekonomik etkinlikte, diğerlerinin önüne geçmesi, çağımızın en önemli sosyal ve siyasi gelişmelerinin başında gelir.

ABD’nin dünyaya sunduğu en önemli iki varlığın – mirasın, Hollywood ve NASA olduğu tezi, sinemanın mevcut medeniyetimiz için ne denli etkili olduğunu daha iyi işaret eder. Amerikan sinema sektörünün, ABD için bir kâr merkezi olmasından öte bir olgudur; birçok düşünür tarafından, dünyadaki tek süper gücün elindeki en önemli “silahı” olduğu kabul edilir.

Peki nasıl olur da “sanat” kabul edilen bir faaliyet, en etkin silah haline dönüşebilmektedir?  Bu sorunun cevabı aslında tek başına sinema olgusunun irdelenmesiyle bulunabilecek ifadelerin oluşturduğu çerçeveye sığmaz; birçok sosyal hatta fen bilimlerinin kapsama alanında aranmalıdır. Bu minvaldeki düşünceleri sonraki yazılara bırakıp “sinema” üzerine “denemelere” girişelim.

Niçin Sinema Vardır ve Önemlidir:

  1. Eğleniyoruz, çünkü sinema izlerken gülüyoruz, hüzünleniyoruz, ağlıyoruz (bu ne biçim eğlence demeyin, başkasına ağlıyoruz), korkuyoruz (lunaparkları unutmayın!), koltuklar yumuşak, atıştırmalık var, arkadaşlarla birlikte olabiliyoruz vs.
  2. Vakit geçiriyoruz veya zaman öldürüyoruz. Çalışma süreleri kısalıp, zorunlu günlük işleri başkalarına yaptırmaya başladığımız için “boş vakitler” kat be kat arttı; artınca en meşakkatsiz ve keyifli zaman geçirme yöntemlerinin ilk sırasına sinema yerleşti. Doğaldır ki en basit ve ucuz tüketim aracı sinema oldu. Hele TV cihazları kalitesi yükselince sinema salonların gitme zahmeti de ortadan kalktı. TV sinemacılığı öldürecek denilirken tam aksi sonuçları görmeye başladık.
  3. Öğreniyoruz, merak ettiğimiz şeylerin bazılarının cevabını sinemada bulabiliyoruz. Sinema sayesinde tarih, coğrafya, spor, güzel sanatlar gibi konularda göremediğimiz ve ulaşamadığımız şeyleri görme ve duyma imkanlarına sahip oluyoruz.
  4. Tanıyoruz, diğer insanları, kişilik özelliklerini, karakterlerini, günlük yaşamlarını, bulundukları sosyal ortamı ve oraya ait kültürel özellikleri, görüyoruz ve tanıyoruz.
  5. Hikayeler öğreniyoruz. Diğer insanların veya toplumlara ait yaşanmışlıkları dinliyoruz ve görüyoruz. Romanlarda ve hikayelerde okuyup, ancak tahayyül edebileceğimiz dramlar, sinemada adeta az bir şey uzağımızda neredeyse canlı canlı ve naklen yaşanıyor, bunları görüyoruz ve duyuyoruz.
  6. Yönlendiriliyoruz, çünkü sinemanın (filmin) yapımcı – rejisörü veya varsa ardındaki “üst akıl”, nihayetinde seyircilerin bir şeyler hissetmesini, düşünmelerini hedeflerler; umulan seyrettiklerinden memnun kalmaları, başkalarına önermeleri ve bir daha bu ekibin filmlerini izleme arzuları duymalarıdır. Ancak eğer daha fazla bir yarar sağlayacaksa bunların ötesinde bir hedef belirlenir ve sinema bu “gizli emel” için bir alet olabilir. Bazen bu gizli şeyler seyirciler için kötü sonuçlar verebilir, ama her zaman değil.
  7. Röntgenlemeye yarar sinema. Burada ifade edilen sadece pornogrofik-erotik bir gönderme değil, başkalarının mahremlerini öğrenme arzusunun giderilmesi demektir. Sinema, gıybet günahından kurtulmaya yardımcı olabilir, bu şekilde ihtiyaç sahibi insanlar için.
  8. Teknik zenginlik, görsel ve duysal şahikaların bir parçası olmak ve bunu yaratanların sunduğu ziyafete misafir olma imkanı verebilir sinema. Güzel bir sinema eseri, insan evladının niçin insanlığının değerini bilmesi gerektiğini hatırlatır, böylece hayat daha anlamlı hale gelebilir.
  9. Sinema, insanın lokallikten çıkıp evrenselleşmesine yardımcı olur. Sadece kendi çevresini görüp bilebilen, sorunlar ve zevkleri bu yerelliğe sıkışmış insanın, her şeyiyle başka kültür ve medeniyetleri tanıması sadece sinema vasıtasıyla mümkün olabilir. Turist olarak onlarca ülkeye gidilse dahi, oradaki insanların duygularını, hikâyelerini ancak içlerine girerek öğrenebilirsiniz ki bu zaman ve lisansızlık nedeniyle pek mümkün değildir. Çare, sinemadır.
  10. Sinema, ibret ve ders de verir. Kendimizin bizzat yaşama veya çevremizde görme fırsatımız olmayan olaylar ve bunların hikayelerini sinemada önü – arkası, sağı – soluyla ayrıntılarıyla görürüz; bu suretle bedavadan bir nevi eğitiliriz. Savaşlar nasıl çıkar, kaybedilir, şirket sorunları, aile dramları ve nedenleri ve hatta sağlık nasıl kaybedilir, sinema hazır teferruatıyla gözler önüne serer. Sadece her hikaye bir tek şeyi anlatmaz, dikkatli bir göz bir filmden birden çok kıssa çıkarabilir.

Yukarıdaki anlatımlardan sonra bir örnek vermek gayesiyle daha önce başka mecralarda yayınlanmış “İşletme Sorunları” kapsamındaki bir yazıyı aşağıda okuyabilirsiniz. “Rus Ruleti” başlıklı bu yazıda, bir savaş trajedisinden, işletme sorunlarına ilişkin kıssa çıkarmaya yönelik bir örneğini sunuyoruz.

Rus Ruleti

Türkiye’de “Avcı” adıyla gösterilmiş olan “The Deer Hunter” özgün isimli 1978 yapımı üç saat süren, çok sert ve etkileyici Hollywood filmi 1979 yılında 7 Oscar ödülüne (başka onlarca prestijli ödülle birlikte) layık görülmesine rağmen hak ettiği popülerliğe erişememiştir. Bu muhteşem film, izleyiciye baştan sona her bir saniyesinde mükemmel bir hikâyeyi etkili anlatımıyla sunar. Seyirci, uzunca süren bir “ sanayi kasabası işçi düğünü” sahnesinin ardından bir anda ABD’nin Vietnam bataklığına, “damat ve arkadaşları” ile birlikte girer. Filmin -belki de bu sektörün ürettiği- en etkileyici bölümü, Vietnamlılara esir düşen üç Amerikan askerinin “Rus Ruleti” katliamından kurtulmasını anlatan sahnesidir. Üç Vietnam askeri, nehir içinde bulunan kafeslerde tuttuğu ABD’li esirleri ikişerli dışarıya alıp kafalarına ”AK – 47” dayanmış halde, toplu bir tabancaya tek mermi koymak sureti ile kumar oynamaktadır ve elbette Amerikalıların nihayetinde ölümle bitecek bu “oyundan” kurtulma şansları yoktur. Filmin baş karakteri “Robert De Niro”, sıra kendisi ve arkadaşına geldiğinde Vietnamlı askerlere parmakları ile ısrarla “üç” işareti yapar ve tabancayı gösterir. Düşman mesajı anlamıştır, tabancaya üç mermi konulacak ve bahis bu şekilde oynanacaktır; teklif Vietnamlılara cazip gelir ve kabul edilir. Tetiği önce arkadaşı çeker; tabanca kahramanın eline ikinci kez kendi kafasına sıksın diye verildiğinde, namlusunun ağzında ateşlenmeye hazır üç mermi ve öldürülmesi gereken üç düşman askeri vardır.

Yukarıdaki drama her birimiz için farklı hikâyeler anlatıyor olabilir; İşletme Sorunları çerçevesinde ekseriyetin aklına “risk kavramı” gelecektir.

Sun Tzu’nin “Savaş Sanatı” isimli kitabının önermeleri, sadece askeri konularda değil ve fakat iş idaresi ve kişisel gelişim konularında da strateji klasiği olarak kabul görmektedir. Söz konusu kitabın “Hesaplaşma” ve “Dokuz Değişken: ‘Bin bir’ Olasılık” bölümlerinde risk olgusuna ilişkin önemli tavsiyeler mevcuttur.

İşletme Yönetimine Etkisi

İşletme Yönetimi kuruluş aşamasından tasfiye sonuna kadar tamamen bir risk oyunudur. Girişimci ve karar vericilerin aldıkları her bir tercih kararı “nimet – külfet” çok bilinmeyenli denkleminin çözümünün sonucudur. En güçlü insan (kurum) bile her şeye kadir değildir; yaptığı her hamleden umduğu sonucunu alamayabilir. Karar sürecinde temel etken olan olgunun “elde etmeyi beklediğiniz şey, feda ettiğinize değer mi?” sorusuna alınan cevabın ilişkili kişilerin çoğunluğunu ikna etme gücü olduğu, akıldan çıkarılmamalıdır.

Risk kavramında birinci soru ve sorun şudur: Alınan riskte “feda edilen şey” kime ait varlıktır ve külfet mukabili elde edilen nimet “kime yâr” olacaktır. Eğer varlıkları riske atılanlar (hissedarlar) şirketlerinden doğru ve zamanında bilgi alamıyorsa, aslında başkalarının onların serveti ve itibarı üzerine kumar oynadıklarını öğrendiklerinde, çok geç olacaktır.

Risk konusunda endişe edilmesi gereken en önemli şey kaybetmek değildir, nimetin külfeti çekene ait olması ve ona teslim edilmesidir. Diğer bir deyişle “zarar patronun, kazanç yöneticinindir” felsefeli bir “ahlaksız model”in var olduğu bilinmeli, tedbiri alınmalı ve buna teşebbüs edenlere “bedeli” ödetilmelidir.

Yetenek İşe Alımı

Özellikle geçmişi kısa olan sektörlerde faaliyet gösteren tecrübesiz işletmelerde, yüksek ücretlerle “dâhi ” transfer edilmekte ve ellerine geniş bütçeler ve yetkiler verilmektedir. Bu “süper yetenekler”(!) bilhassa marka şirketlerde (nedense?) tutunamamış orta – üst düzey yöneticiler arasından çıkmaktadır. Yürüyen bir çarkın içinde geniş olanaklarla çalışmış –başarılı olmuş veya olmamış çok önemli değil- bir insanın, eğer elinde sihirli bir değneği olsaydı işinden ayrılmayacağı gerçeği çoğunlukla unutulur; “bize know – how, müşteri listesi, finans mucizeleri, cafcaflı terimler, havalı hedefler” getirsin, bizi de(!) ihya etsin duaları ile KOBİ ölçeğindeki işletmelerde istihdam edilir. Mevcut kadrodan esirgenen“fahiş maaş, cömert kâr payı hakkı, sınırsız harcama imkanı, kafasına göre fiyatlama, riskli müşterilerle aşna fişne serbestisi, en lüks araç vs” teşvikleri “üstün yetenekli” insana tahsis edilir; “kazandırsın o da kazansın” temennisinde bulunulur. Akamete uğrayan projeden geriye kalanlar: mali açıdan sıkışmış bir şirket, bitmiş ve gitmiş personel, hasarlı itibardır; daha beteri artık rafa kalkmış olan düzgün insanlarla başarı elde etme ihtimali yüksek “makul teşebbüs” fikirleridir.

İlk kez birlikte iş yapacak kişilerden riski taşıyacak tarafın bir an için, oynanan “Rus Ruleti”nde namlu O’nun kafasında iken tetiği çeken parmağın kendisine ait olmayabileceğini düşünmesi, birliktelikten umulan faydanın kimin uhdesinde kalacağını tahmin etmesi hususunda aydınlatıcı olabilir.

Share Post
No comments

LEAVE A COMMENT