The Death of Stalin – Stalin’in Ölümü

The Death of Stalin – Stalin’in Ölümü

Tarihçiler, Rus Milletinin oluşumunun 10 -11. Yüzyıllarda başladığı hususunda mutabıktırlar. Öncesinde İsveç (Viking) tahakkümünde bölgesel bir halk olan Ruslar, özgürlüklerine kavuştuktan sonra Baltık – Sibirya çizgi – alanından, Karadeniz’e kadar olan bölgede hızla gelişerek yayılmışlardır.

Aynı yüzyıllarda Doğu Roma topraklarına göç eden çoğu göçebe Türk Boyları, Osmanlı Hanedanı ile birlikte 15. Yüzyılda Karadeniz – Akdeniz havzalarının doğu kısımlarında hâkimiyet kuracak kadar gelişmiş, ardından Bizans İmparatorluğunun varisi olarak Dünya Tarihin en uzun hanedanı, İslam Tarihinin ise en uzun ömürlü devletini kurmuşlardır.

Bitişik coğrafyalarda ve aynı dönemlerde hızla gelişen ve yayılan iki medeniyetin çatışmaları ve savaşmaları kaçınılmaz olacaktı ve öyle oldu. Biri diğeri üzerinde çok önemli sosyal ve siyasi etkileri olan iki halk, Türkler ve Ruslar son bin yılda adeta ortak bir kader yaşamışlardır. Tarih boyunca bölgesel çatışmalar hariç Türk – Rus savaşlarının sadece birini – Kırım Harbi- 1850’lerde Fransa ve Büyük Britanya katkılarıyla Osmanlı kazanmış, diğeri de –Prut- tartışmalı bir şekilde ortada bitmiştir. Sonuçta Rus yayılmacılığı, Türkler aleyhine devam etmiş, dahası Kafkas ve Orta Asya Turani halklar da SSCB döneminde tamamen Rus kontrolüne geçmişlerdir ve de halen öyledir.

Ruslar, Türk Halklarının aksine kendi medeniyetlerini yaratmış ve geliştirmişler, bilim, sanat ve siyasette fevkalade gelişme göstermiş ve hatta 20. Yüzyılda bir süreliğine “Süper Güç” olmayı başarmışlardır. 1917’de başlayan Rus Bolşevik Devrimi, Dünya Tarihini değiştirdiği kadar, hatta çok daha fazlaca Türklerin kaderini de değiştirmiştir. Ekim Devrimiyle birlikte Anadolu’nun Doğu kısmını işgal etmiş olan Romanov Hanedanı yıkılmış, sonucunda Ruslar 1. Dünya Savaşından çekilmek suretiyle Anadolu işgalini de sonlandırmıştır. Devamında ise Anadolu Kurtuluş Hareketini maddi – manevi desteklemiş, adeta Cumhuriyet’in kuruluşunun en büyük destekçilerinden biri olmuştur. Bu desteğin nişanesi olarak İstanbul Taksim Meydanında bulunan anıtta, bir Rus generalin de heykeli vardır.

Rusların “sondan bir önceki en büyük yardımı” ise 1945’de soğuk savaş yıllarının başında Türkiye Cumhuriyet’ini zımnen tehdit etmesi – 1920 öncesi sınırlara dönüş ve Montrö’da revizyon talebiydi- neticesinde Batı Blokuyla yakınlaşılması sonucu ve NATO’ya kabul edilmesine yol açması oldu. NATO hamlesiyle birlikte ABD ve Avrupa ile işbirliği, piyasa ekonomisi ve liberal demokrasi gibi “iyi” bir dünyanın kapıları da bu “tehdit” vasıtasıyla açılmış oldu. İşte bu tehdidi yapan SSCB lideri Stalin’in öldüğü günü anlatan filmdir “The Death of Stalin”.

Gerçek ismi farklı olan ve “çelikten yapılmış anlamı taşıyan lakap” seçen Stalin, aslında Anadolu halkına pek yabancı değildir, Gürcü’dür. 1880 yılı civarında doğmuş, iyi bir lider ve teşkilatçı olan Stalin, aslında The Death of Stalin eserinin gerçek başkarakteri olan Beria’nın hem hemşerisi, hem de kader arkadaşıdır. Beria, Abhazya bölgesinde 19. Yüzyılın sonunda doğmuş, yönetici becerileri yüksek Ortodoks bir Laz’dır. 1930’lardan itibaren Stalin’in verdiği tüm önemli görev ve işleri hakkıyla yerine getirmiş, liyakatli bir Politbüro üyesidir.

“Stalin’in Ölümü” filmi, özelde Sovyet Komünist Rejimiyle, genelde ise tüm otoriter, anti demokratik, tek parti ve totaliter rejimlerin eleştirisini ve hicvini yapar, dalgasını geçer ve güldürür de, seyirci bazen bir infaz sahnesini seyrederken sırıtsa bile…

Stalin, tarihin en ilginç ve tartışılan insanlarından biridir. Bazılarına göre bir “kahraman ve üstün bir lider”, diğerlerine göreyse “cahil ve katildir”. Lenin’in ölümünden birkaç yıl sonra 1927’de tek güç olarak SSCB’nin başına Komünist Parti Sekreteri sıfatıyla geçti ve 26 yıl boyunca tek başına yönetti. Bu süreçte 2. Dünya Savaşı oldu ve tarihin en büyük insan kayıplarının yaşandığı bu dönemden Stalin ülkesini zaferle çıkardı; elbette milyonlarca -20 milyon- vatandaşının hayatına mal olması pahasına… Burada diğer suçlama ise, Stalin’in Hitler’i tam anlamaması ve 1941 yılına kadar Nazi Almanya’sıyla muhtemel savaşa yeterince hazırlanmamış olmasıydı. Her şeye rağmen gerçekte 2. Dünya Savaşında Nazileri mağlup edenler SSCB halkları ve lider Stalin’dir.

SSCB döneminde sert devlet baskısı, şiddet ve katliamlar olduğu bir gerçektir. Bu olaylarda sorumlu olarak öne çıkan isim hep Beria olmuştur. Beria, söz konusu filmde sevimli bir tip olarak anlatılmıştır. Evet, geçmişinde her türlü kötülük yapmıştır ama o bir “emir kulu”dur; kendi başına karar verebilse “bu işleri böyle yapmayacaktır”, film böyle demeye getirir. Beria’nın kabahati yok mudur? Vardır elbet ama sadece O, sadece “bir cinsel sapıktır”.

Beria, Stalin’den sonra iktidarı çok istemiştir ama yerleşik düzen ona bu imkanı vermemiştir, kazanan politbüronun diğer elemanları ve de Kruşçev olmuştur. Beria, henüz Stalin sonrası dönemin tek adamı olmadan, hatta O’nun ölümünden hemen sonra bile derhal kafasındaki siyasi planı uygulamaya koymaya çalışmıştır: Daha insani ve hukuki bir devlet. İktidarı ele geçiren Kruşçev de 3 yıl sonra, 1956’da benzer niyetlerle önce Stalin’i eleştirmiş, arkasından yumuşama politikalarını uygulamaya geçirmiştir. Beria ise tüm iç işleri bakanlığı ve milis güçlerinin kendisine bağlı olmasına rağmen, diğer politbüro üyelerinin orduyu yanlarına almaları neticesinde gerçekleşen bir darbe sonucunda yargılanmaya hacet bile duyulmadan öldürülmüştür. Eğer tarih böyle yazılmamış olsaydı, Dünya farklı bir olacaktı ve muhtemelen Gorbaçov’a hacet kalınmayacaktı.

Bir Fransız – İngiliz- Belçika ortak yapımı olan British Independent Film Awards’da 4 ödül almış bu enteresan film “insanları rencide edebileceği” gerekçesiyle Rusya’da yasaklıdır. Evet seyreden insanların bazıları rencide olabilir ama, Dünya ve halklar, demokrasiden otoriterliğe doğru meylederken en azından ibret için The Death of Stalin” filmini seyretmeleri şiddetle önerilir.

 

 

 

Share Post
No comments

LEAVE A COMMENT